Bu yüz yılda cümle âlem, her haliyle karışıkKim dostumdur, kim düşmanım, her dem aklım karışıkAt izi de, it izi de aynı yolda bitişikİt it ile kol gezerken kurt
Şehir mezarlığının kapısından girdim,uzakta değil,yaşadığımız hayatın hemen yanındabüyük bir suskunluk duruyorduToprak aynı toprak,çukurlar aynı derinlikteydiKi
kıyının sessizliği avucuma sızaresneyen yara gibi bir rüzgârsöylemeyince ıslanır kelimenin ucuis tutmuş gök ağırkör fener suya inertahtası terleyen iskeletenimd
kelâm daha gökten sarkmamış bir fitildikandil tozu gibi titreyen aklıylaruhumun saklıkubbesine damlıyordu geceağzımda mürekkep tadıbakır bir karanlıktaşın hafız
bir sabahın içinden geçtimgöğsümde ince bir kelimeydi şehirkonuşmaktan vazgeçmiş bir kalp gibimasada bir kâğıtbeyazı kadar sessizbir cümleye başlar gibi baktıms
Ayrılık kolumu kırdı omzumdanDizlerde derman yok, boynumda urganSürgüler sürüldü paslı kapılarDardayım, koş yetiş, yetiş ya HızırYastığım taştan üşür rüyalarGel
Adımı unuttum öncesesim bir kabuk gibi kaldı dudağımdaiçinden rüzgâr geçen belirsiz bir harfsabah yeline eğilen ıslak bir gölgeBir yankının eşiğinde uyandımKims
Belki de beklemek dediğinpencereye yapışan buğuadımın soluk iziÜçüncü masa camın dibindebir sandalye biraz çekiköteki duvara dönükTahtasında daire daire kurumuş
Ey şeb-i sırrım,kandilin rengi içime eğildiadım, dudaklarımda paslı bir kilitzamanın omzuna sürtünen bir sızıfısılda: sakla beni — henüz düşmeyeyimEy şeb-i sırr
Ne doğdum,ne öleceğimyalnızca göründümbir anlığın içindesonsuzun yankısı gibiToprak beni tanımıyor,gökyüzü unutmuyorİkisinin arasındabir nefesim sadeceama o nef