Kalem sahibi ile iletişime geçin

SIIRLERIM

yokluğuna…

ağır uykulardan geçiyor şehrin sessizliği
sağırlığında sallanan sokak lambası
gözlerime biriken yağmur taneleri
yağsa sel alacak gönül yatağımı

gündüzden kalma fırtınalar içimde
dalgası yüreğime vuran sesin
öfkelerin lav taşıdığı bir halde
yakıp, yıksan rahat eder belki de için

ruhumun kabristanından geçiyorum
üzerime kürekle toprak atan sen misin?
ne ara, yoksa öldürdün mü beni?
bu ağır sessizlik neyin nesi…

acılar tuğladan duvar örüyor
çatısı olmayan ev misali
içim su alıyor kendimden kaçtıkça
rüzgarın yüzüme çarptığı kar taneleri
ve yine ıslanıyor
yokluğundan kaçmaya çalışırken benliğim

yabancısı olduğum bu şehir
kaldırım taşlarındaki anlayışsızlık
kendimi içine sığdıramadığım dünya
sen yokken…
neden her şey bu kadar küçük
ya da fazla büyük…

yol boyu yükselirken gölgeler
adımlarım dünyaya olan öfkemi eziyor
anlasam dillerinden konuşurdum
insanların anlayamadığını anlatarak ağaçlara

ayak bileklerimde buz kesiği
ve parmak uçlarımda raptiyeli bir ağrı
sonradan fark ettim
ayakkabı yerine terlik giydiğimi

merak etme iyiyim…
henüz ölmediğimi üşüyünce anladım.

Stockholm 10 Mart 2019 / yokluğundan kaçarken…

YORUMLA

DEVAMINI OKU
Duygularınızı yorumlayın

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

SIIRLERIM

nar ateşi…

ya git harabeye döndür yurdumu
ya kal cennet eyle gönül bağımı…

gönül tahtımda dururken alın yazgımla
örttüğüm mezarlıklara kazmayı vurma
öfkelerini çekiç edip,
sözleri çivi misali çakma
kalbim acıyor…
beni yokluğunla itham ettiğinde…

biz ki ezel zamandan, ebede yürüyen
sonsuzluğu yurt bilen bir aşkın
en zirvesine böyle çıkmışken
uçuruma düşmek yakışmaz bize…

öfkelerin galip geldiği yerde
mağluptur insanoğlu…
ki aşk öfkenin rüzgarında yaşamaz

yokluğunu azı dişimin ağrısıyla çekerken
varlığına can atan yanımdan sitem etme
sensizliği gam eyleyip sızlarken
sana arzularımı yük bilme yüreğine

ben ki seni aşkın divanında yar bilen
yüreğimin gelini eylediğim sevgili
sana bu kadar çırpınırken kalbim
senden geçiyor olduğumu söyleme…

hüznün yoldaştır gönül yoluma
gamın sırdaştır suskun halıma
yüreğinin mültecisidir bu aşk
be’mecal kalsam bile gönül yurdunda
yakma nar ateşini kollarımda…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

SIIRLERIM

Lal-i firkat

ağır aksak zamanın ipinde gergin kirpiklerim
çatık kaşlarımın düşünceleri beraat ettiği vakit
dudaklarımı coptan geçiren dişlerim öfkeli
düşünceler tehlikeli sloganlar yazıyor beynimin duvarlarına
özleme duygusu gönlümün ranzasına benzin döküyor
gözlerim çakmak taşı ve kalbimin fitili ateşledi
binlerce kilometreye serilmiş göz pınarlarım
susuma saklasam da tüm kelimeleri
yanaklarından devrilip dudağının kıyısına vuran dalga
ağzıma lav taşıyor
içimde çıkan yangının dumanlarını bastırsa da bedenim
yoksun, bu yangına su dökülmüyor…
şehrin kalabalığında attığım binlerce adımda aynı ritm
na sen caddeler ve la mekan yüreğim tüm adreslerde
kaldırımlardaki beton soğukluğu yüzüme çarpıyor
yüreğimin buhran kazanında kaynarken hasretlik
“Uğurlama” türküsünde sesim lal-i firkata karışıyor…

Stockholm – 06 Mart 2019

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

SIIRLERIM

Aşk’sın işte…

Tüm benliğimin eğildiği hissi yar’dan yalnızlığımın zamansız yaralarına uzandığım bu demde söz bitti, şiir kaldı…

mesafelerin perde çektiği zamanın kıyısında
geceye çarşaf seren uykuların
izlerini ömür boyu taşı diye
boynuna dudaklarımı kolye edip astım
nefeslerine soluğumu dökerken
tenine kendimi dağladım…

ab-ı aşk dediğim hissi cemre yüreğimde
dolunayın denize düşmesi gibi bakışlarıma düşüşün
sükutumda durgun sular gibi akarken zaman
rüyeğimde sana akan nehirleri taşıyordum
aşk bir kardelenin azmini hatırlatırken
sen avuçlarıma ellerini bırakıyordun
ben gerdanından yüreğime aşk taşıyordum…

devrik zamana galip gelmişken duygular
sana doyamadan, ne çabuk geçti zaman
pusuda bekleyen kalleş gibi
oklarını sürdü bize ayrılık vakti
iple çektiğimiz onca zamandan sonra
henüz dudaklarının izini tam alamadan
ne çabuk geçti zaman, yüreğinde ısınmadan…

gönlümün kurak çöllerine su diye döktüğüm
göğümün yosun taşlarına örtü diye bağladığım
tuzlu bir dalganın ıslaklığında kondum yanağına
ve artçı depremde sallanırken öpmüştüm dudaklarını
ki nefeslerin beni alem-i faniyetten
kalbi Firdevs’ine taşırken
fark edemedim zamanın tükenmişliğini

omuzlarıma atkı diye sardığın kolların
ve sokulurken göğsümün saçaklarına omuzların
ikide bir olurken beden boylarında
en sevdiğim kokunla dalgalandım
ki varlığınla yükseldiğim kadar
yokluğunda düştüm sensizliğin dipsiz yalnızlığına

yüreğim özleme volta alanı şimdi
avucumun içindeki çizgilerde parmak izlerin
sakallarımda duruyor tırnak uçların
ah…
dudaklarına şifa diye sürdüğün tırnağım
yokluğunun hüznüyle kırıldı…

bilemedim şimdi…
hangi lisan-ı lügat ile anlatsam duyguları
sen benim Allah’ı şahit tuttuğum aşksın…
Aşk’sın işte…

05 Mart 2019 Stockholm – Vakt-i özlem, hissi cemre’de…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

EN ÇOK OKUNANLAR