Kalem sahibi ile iletişime geçin

YAZILARIM

Utanma yüreğim!

Sevmekten utanma yüreğim, sevgiyi karalayan utansın!

Bana özümden geçmeye sebep, yüreğimi sığdıramadığım farklı bir hayatı bıraktın isteyerek ya da istemeyerek, oysa ben hiçbir zaman çizmedim aramızda uzayıp giden mesafelerin sınırını… Sen ulaşılmayacak kadar uzakken bile yanı başımda duran hayaline dokunmaya dahi kıyamadım. Varlığına anlamını yitiren saatlerin yelkovan değirmeninde şimdi yokluğuna gebe benliğime düşen hüznün çukurundan kurtarmaya çalışıyorum ümitlerimi.

Sen yoktun şehir öksüzdü. Sen yoktun kaldırımlar ıslaktı…
Gözlerimde ıslaktı zira sana hep ıslak gözlerle bakardım… Yokluğunda sarıldığım resimlerinle ısıtmaya çalıştım üşüyen yüreğimi. Ertelenmiş gelmelerinde ötekileşen benliğim ve hasretinin yumruklaştığı yüreğimde bir telaş şimdi. Sen gelmedin, bense buğulu pencerelerden yollarını gözlerken, indirdim hayat perdelerini gözlerimin miyop belleğine. Bir bilsen, tek bir sözüne özünden geçmeye razıydı yüreğim ve razıydı bedelini en ağır şekilde ödemeye aşkın…

Gecenin küf kokan nemine iniyordu yağmur… Yoktun… Üsküdar çıldırıyordu. Aşkların kız kokulu kulesi direnmeye çalışıyordu dalgalara, bir çığlık ikiye bölüyordu beynimi… Ne kadar ben baksam, sen görüyordum tavlımda, ne kadar sen desem, yokluğunu sunuyordu hayat…

Yeniden çiziliyordu aşkın tarifi ve yeniden yazılıyordu talihsiz yazgım…

Gerçek şu ki yoktun! Artık ne İstanbul eski İstanbul, ne de ben eski bendim. Sen kokan kız kulesi de üşüyordu. Az ötede duran Haldun Taner tiyatrosu da yetim artık, bütün buluşma merkezlerinde yokluğun ve Moda’nın sahile bakan yüzünde yas vardı.

Kimse yoktu… Bir ben, bir de kıyaya vuran dalgaların yerinden söktüğü yosunlar gibi içimdeki çatışmalar sonucu yüreğimin kan kaybı vardı.

Bir an irkildim ve kimseye bir şey ispatlamak zorunda değilsin yüreğim, şakaklarına bir ömür dayanmış ki büsbütün yalnızlık, bir yanda yüreğin bir yanda gözlerin karanlığa merhaba derken, artık kıvranmanın alemi yok! Dik dur, eğilme! Sevmekten utanma yüreğim, bırak sevgiyi karalayan utansın dedim…

YORUMLA

DEVAMINI OKU
Duygularınızı yorumlayın

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAZILARIM

Aşkı öldürmeyin…

Yakalanan duygu aşk olunca, hayata kıyam edip ömrün güzafına diş bilemek gerekir. Gelen heyecanların kattığı ahenkle dans ederken yürekler, kalplerin birbirine hicretini izlemek lazım. Ki… Yaşadığını aşk sanıp yanılanlar, aşk nasıl bir şeydir diye merak edenler vardır. Aşkın karşılığına denk olan tarifsiz bir duygunun insanın içine nasıl ağ ördüğünü görsünler ve aslında görmek anlamaya yetmeyecek ama şaşkınlığın ve hayretin bile aşkla kuşandığı bir yoldur yaşanan bu duygu…

Gönülden gönüle….
bir köprü,
bir düş süzümü,
bir özlem barınağı,
bir şükür ile tefekkür ve zümre-i aşkta zerre olmanın verdiği haz ile yüreğime örülen bu aşk, beni serv mağarasına götürüyor.

Mabed-i ensar rükusunda vehm-i ayan olunca, filhakika hallerde anat bir duyguyla imanın göğüste şuur buluşu oluyor sende yaşadığım… Ruhumun kuşandığı duygu döngüsünde farıç bir yuvayım aslında. Yüreğimi kuşatan özlemlerle mevsimsiz hazanım ve kalbe vuran zamir duygunun rif haliyim şükür secdelerinde…

Gönül yolculuğunda yar olana yara, hakka yolculukta dua olana beddua olunmaz. Bu sebeple en güzel aşk, aşkı verenle yaşamaktır. Ki insan kendinden ibaret bildiği hiç birşeye zaten sahip değildir. Biz seninle aynı kıblegahta buluşan kıyam, aynı rükuya boyun eğen itaat ve aynı secdelere alın sürerek teslimiyete varanız sevgili…. Bırak cihan-ı alem Cumartesi gecelerinde Pazar’a mey olsun, sen Perşembe gecelerinde Yasin-i Şerif ile Cuma’ya doğurduğum aşksın…

Bırakalım da herkes aşkı nefsinin rızası saysın, biz aşkın hakka açılan ellerden yarin yüreğine yollanan dua olduğunu biliriz… Ki milyarlık kalabalıklarda hiç tereddütsüz tanıyacağım tek şeysin ve bu yüzden kalbime dokunan rey, yan duran gönlümü mevlevi bir semaha ulaştırıyor. Ömrümün kabulü ve aşka itirafım dediğim mana-i siyer. Sen benim tasavvuf yanım… Kerbela-i tufan olsam da cihan-ı tahta, bilirim ki kalbim zebundur bu aşka…

Hangi milletten, dilden ve dinden olursanız olun, sevmenin milleti, dili, dini birdir. Yüreğin ana temasından uzaklaşmayın, aksi halde aynı aşktan olsanız bile farklı mezhep çatışmalarına başlarsınız ve o çatışmalarda ölen aşk olur…

Aşkı öldürmeyin!

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

YAZILARIM

Boğuluyorum…

Ruhumun kapıları hüzne aralanıyor her kalem tutuşumda. Evin duvarları özlemler yalanıyor ve çift dikiş attığım yaralarım kabuk bağlamadan yeniden kanıyor. Gözlerim yine tavanda, düşünceler beynimde zikzak çizerken, yorgun omuzlarımdaki yılların yükünü nereye döksem bir daha ümit yeşermiyor…

İçime kustuğum sevgili…
Kefenin boyu yokluğunu giyinmekle aynı mıdır acaba?

Doğu Ekspresi’nin geciken seferi gibi yol oluyorum şimdi siyahlar kuşanmış gecenin sağırlığına…

Zamanın hezeyan eteğinden evriliyor içselleşen duygular. Sükutun dilimde dua olduğu ve sessizliğin çığlığa vurumunu yaşıyorum uzayıp giden zamanın kayıp yanında. Dünyamızın perdesini çekeli çok oldu gülüm…

Dudağımın kıyısına defnettiğin gülüşümü bir daha canlandıramadım ve diz çöktürdüğün kalbi düştüğü yerden kaldıramadım. Sen bana yokluktan gelip beni yokluğuna koyup gidensin ve sen bana bir ümit gelip, gidişinle kalan ümitsiz bir mirassın.

Düşünüyorum da; mavi gök kubbeyi yıldızlarla süsleyen aşığa meyledip yeniden aşkta tutunsam, beni kurtaracak mı bu acıdan? Yahut Yakub’un göz narına sürünüp, Yusuf-i özlemlerle beklesem beni sana ulaştıracak mı bu yollar?

Düşünceler tufan, ümidim savunmasız gemi ve ben yine ulu orta savunmasız, üryan haykırışlarda boğuluyorum. Beni temize çıkaramayan bir yazgıda…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

YAZILARIM

Tozla kaplı yüzümün o çocukluğunu özledim

Hayatın telaşı içinde koşar adım giderken insanoğlu, arkasında kalan ruhunu kim toplayacak?

Davranış tutarsızlığından kurtarıp kendini, benlik duvarlarını yıkarak, bizlik sarayına nasıl ulaşacak?

Bütün varlığımdan sıyrılarak, sahip olduğumu zannettiğim her şeyden vazgeçip, yokun var olduğu zamana uzanmak istiyorum.

Hani kerpiçli evin tavanından düşen damlanın duvar dibindeki yorganı ıslattığı, ısınmak için bütün ailenin aynı soba etrafına toplandığı, bir göz odaya kocaman bir ailenin sığdığı zamanlara… Hani henüz insanın organik olduğu, kapılara kilit vurulmadığı güven duygusuna, en yakın arkadaşla görüşmek için randevu gerekmeyen, hatta gelen yabancıyı misafir etmek için açılan kapılara, bir araya gelirken telefon yerine insanın göz göze bakışına ve bir kap çorbaya onlarca kaşığın sallanışına uzanmak istiyorum…

Ömür, mevcuttaki aç gözlülükten kendimizi arındırarak, kanaat etme, yetinme ve paylaşmanın gerçek manasına yeniden ulaştıracak mı bizi?

Lunapark gibi yanar döner hallerimizden kendimize yetişemediğimiz zamanın başımızı döndürmesine dur diyebilecek miyiz ve borsa misali iniş çıkışlı iş endeksinden sıyırıp kendimizi, metropol kirliliğinden kurtararak, toprağa ve çamura yalın ayak basıp, çocukluğumuzda dokunarak öğrenmeyi keşfettiğimiz gibi, yeniden birbirimize çıkarsız dokunarak insan olmayı mümkün kılabilir miyiz?

Bir nefes alsam iyi olacak, lütfen sessizlik! Tozla kaplı yüzümün o çocukluğunu özledim…

Dönüp bakıyorum da, günüm dünden kopya çekiyor.
Telaşlarımızı çoğaltmak, kendimizi yalnızlaştırmak ve biz olmaktan çıkmak için harcadığımız enerji karşılığında aldığımızı zannettiğimiz üç kuruşun hiç bir ehemmiyetinin olmadığına şahit oluyor aklım/kalbim/ruhum.

Günümüz dünyasında yaşananlara bakınca, insanoğlunun doyumsuzluğu kıyametin habercisi gibi geliyor. Çünkü insanlık hiç bu kadar büyük utanç taşımadı ve hiç bu kadar uzun sürmedi utançların ömrü. Hani yaradan’dan utanmasam, kendimden firar edeceğim…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

EN ÇOK OKUNANLAR