Kalem sahibi ile iletişime geçin

YAZILARIM

Sen gittin!

Gittin, hem de yaşanan onca şeye kibrit çakarak. Bense senden sonra yüreğimde tutuşan ve yakıp yok etmeye yeltendiğin sevdanın geçmişini de, geleceğini de kurtarmaya çalışıyorum yangınlarından. Yokluğunun sen duran tarafında yeniden büyüterek yaşatıyorum seni içimde. Gittin diye yokluğunu yüreğime acı ile ilmeklediğin geceyi kefensiz satırlara gömmedim. Varlığında hayata sımsıkı sarılmışken, yokluğunu suskunluğa gömecek kadar aciz olmadım. Varlığında da, yokluğunda da hiçbir zaman seni acılarımın metresi ederek yüreğimin kendi çıkarlarına değişmedim.

Mevsim, sonbahara akarken, ilkbahar heyecanlarını yamalı yüreğime doldurarak sana geliyorum. Varlığımda hayalin, ellerimde senden arta kalan hüznün pusulası ve dudaklarımda yaşamı terk etmiş cümlelerin suskunluğuyla sana geliyorum.

24 Kasımın soğuk gecesini aralayarak parmaklarımın ucuyla kentin yorgun kaldırımlarında sana dair yüreğime kelepçelenmiş tanıdık, tanımadık sesler arıyorum sokak aralarında.

Sana dair tek bir kelime tüm acılarımı üzerimden sıyırıp atmaya yeterdi. Tek bir merhaban hüzne kısılmış dudaklarıma tebessümler ekmeye çoktu bile. Sensizliğin virajından çıkıp hayatın puslu sokaklarına acıyla düşerken, kanayan sol yanımın sızısını astığım ay ışığı bile ağlıyordu ince, narin ve sen bakan gözleriyle. Gözlerime oturan yüzünün zembereği kırılmış zamanın avuçlarında akıp gidiyorum kerbela tohumlarının serpildiği virane hanlarıma. Seni önce güneşin sıcak alnında heyecanlarımla, sonra hüzzam gecelerin zemherisinde titrek dudaklarımın ıslak dualarında aradım.

Sana attığım her adımda toprak yağmur, sokaklar yalnızlık kokuyordu. Umudumun salıncağında körebe misali yolumun nereye çıkacağından bihaber vuslat gecelerin nemli kapılarını araladım. Pusulası ziyan olan şaşkın sevdanın ve kapıları boş odalara açılan çaresizliğin içinde buldum kendimi her seferinde. Sana yollarımın arsız dikenleri üzerinde yürürken kanayan ayaklarımın parmak uçlarına direniş ektim. Gelişlerimde attığım her adımda bir yanımın uçuruma, diğer yanımın ise sensizliğe düştüğü yolları inadına çıkıyorum. Ne İstanbul’un puslu havasına, nede ayaklarıma batan dikenlere aldırış etmeden yürüyorum şehrin sessizliğinde. Nereye gitmem gerektiğini bilmeden sende kalan benliğimi bulmaya çalışıyorum.

Gidiyorum işte, hem de pusulası olmayan acemi bir askerin düşman donanmasından kendini kurtarma telaşında olması gibi. Adını tekrarlayarak senle kulaklarımı sağır edercesine bastırıyorum geceyi.

Acıyan yanlarımda eziyorum engelleri, parmak uçlarımla öpüyorum acının en kırmızı rengini. Her şeye, sana bile inat arıyorum seni bilinmeyen adreslerde. Gökyüzünün karanlık gövdesinden mevsimleri koynuma alıyorum. Sol yanıma bulutların kendini sıkması ile çaktığı şimşeklerin kurşunları, diğer yanımaysa saatli bir bomba gibi tabiatı yok etmeye kendini adapte etmiş rüzgârı alıyorum. Seni yüreğime ve sana dair geri kalanları ise toplayıp avuçlarımın arasına alıyorum. Bir asır değil, bin ömre bedel bir ömür uzak yollardan seni yüreğime, sana dair olanlarıysa avuçlarıma doldurarak sana geliyorum.

Gülüşlerinle yollarımı aydınlatıp, umutlarımla azmimi artırarak pes etmeden en patikaları senin için geçiyorum. Asla gidişine iflas edip meteliksiz bir intiharın ipine asmadım yüreğimi. Gittiğinden beri bastırılmasa da kanamalarım, acımasız ihtilalinle kelepçelesen de yüreğimi, en kör hücrelerde çürümeye terk etsen de bedenimi, ben seninle sevdalısı olduğum yaşama devam ediyorum. Kimi zaman uykularımı sürgün ederek geceden başımı göğsüne koyarak ağladım, kimi zamanda yanaklarımın üzerinden devrilen dalgaların tuzlu sularını içtim. Canıma kast edercesine üzerime çöreklenen arsız fırtınalara göğüs gererek, esrarkeş yangınları sana kavuşma arzularımda söndürdüm.

Evet, giderken bir yanımı götürdün beraberinde, bana bıraktığın yanımın aksaklığıyla sımsıkı tutundum yaşama ipine, salmadım, bırakmadım kendimi, mağlup olmadım hayatın beni bitirme istemlerine.

Evet, yüreğim ıslak gözlerimin çeperlerine takılarak acıdı, sensiz gecelerimin dondurucu yanında üşüdüm. Ancak varlığında sana küfür etmediğim gibi, yokluğunda da beddualar yollamadım. Ne Hasret dalgalarının yüreğimin kıyılarını her gece alabora etmesi, nede içimdeki çığlıkların uykularımı sürgün etmesi sana nefret yanımı harekete geçirmedi.

Yetim mevsimlerin koynunda bana düşen payın hicranlarıyla şiirler dizeleyerek en güzel sözlerimi yine senin için söyledim. Asla kutsal sevgimin tohumlarına nifakı karıştırmadım.
Güneşi kaybettiğimde, gözlerinle güneşin sınırsız coğrafyasını keşfettim. Nefeslerim normal değil ancak aldığım her nefes ve hayata bıraktığım her gülüşüme seni ektim.
Belki aramakla bulamadım seni ama senin için kısılmış dudaklarımdan dökülmeyen kelimelerin suskunluğuyla gözyaşı döktüm sağır ve dilsiz kaldırımlara.

Sen gittin;
Gittin, hem de yaşanan onca şeye kibrit çakarak. Bense senden sonra yüreğimde tutuşan ve yakıp yok etmeye yeltendiğin sevdanın geçmişini de, geleceğini de kurtarmaya çalışıyorum yangınlarından. Yokluğunun sen duran tarafında yeniden büyüterek yaşatıyorum seni içimde. Gittin diye yokluğunu yüreğime acı ile ilmeklediğin geceyi kefensiz satırlara gömmedim. Varlığında hayata sımsıkı sarılmışken, yokluğunu suskunluğa gömecek kadar aciz olmadım. Varlığında da, yokluğunda da hiçbir zaman seni acılarımın metresi ederek yüreğimin kendi çıkarlarına değişmedim.

Belki bilemedin ama ben yüreğine inen acının bedenini kavraması ile gözlerinde yağmurlar yağdıran hüznün sahipsiz yetimliğine sevdalıydım.

Belki bilemedin ama ben yaşamın boyunca işlediğin ve işleyeceğin tüm günahlarını kendime sermaye edindim. Ben hayata karşı işlediğin suçlardan giyindiğin hükümleri, ben sabıka defterine işlenmiş tüm sabıkalarını ve ben bir gün idam edileceksen boynuna asılacak ipi boynuma takmak için seni arıyorum.

YORUMLA

DEVAMINI OKU
Duygularınızı yorumlayın

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAZILARIM

Aşkı öldürmeyin…

Yakalanan duygu aşk olunca, hayata kıyam edip ömrün güzafına diş bilemek gerekir. Gelen heyecanların kattığı ahenkle dans ederken yürekler, kalplerin birbirine hicretini izlemek lazım. Ki… Yaşadığını aşk sanıp yanılanlar, aşk nasıl bir şeydir diye merak edenler vardır. Aşkın karşılığına denk olan tarifsiz bir duygunun insanın içine nasıl ağ ördüğünü görsünler ve aslında görmek anlamaya yetmeyecek ama şaşkınlığın ve hayretin bile aşkla kuşandığı bir yoldur yaşanan bu duygu…

Gönülden gönüle….
bir köprü,
bir düş süzümü,
bir özlem barınağı,
bir şükür ile tefekkür ve zümre-i aşkta zerre olmanın verdiği haz ile yüreğime örülen bu aşk, beni serv mağarasına götürüyor.

Mabed-i ensar rükusunda vehm-i ayan olunca, filhakika hallerde anat bir duyguyla imanın göğüste şuur buluşu oluyor sende yaşadığım… Ruhumun kuşandığı duygu döngüsünde farıç bir yuvayım aslında. Yüreğimi kuşatan özlemlerle mevsimsiz hazanım ve kalbe vuran zamir duygunun rif haliyim şükür secdelerinde…

Gönül yolculuğunda yar olana yara, hakka yolculukta dua olana beddua olunmaz. Bu sebeple en güzel aşk, aşkı verenle yaşamaktır. Ki insan kendinden ibaret bildiği hiç birşeye zaten sahip değildir. Biz seninle aynı kıblegahta buluşan kıyam, aynı rükuya boyun eğen itaat ve aynı secdelere alın sürerek teslimiyete varanız sevgili…. Bırak cihan-ı alem Cumartesi gecelerinde Pazar’a mey olsun, sen Perşembe gecelerinde Yasin-i Şerif ile Cuma’ya doğurduğum aşksın…

Bırakalım da herkes aşkı nefsinin rızası saysın, biz aşkın hakka açılan ellerden yarin yüreğine yollanan dua olduğunu biliriz… Ki milyarlık kalabalıklarda hiç tereddütsüz tanıyacağım tek şeysin ve bu yüzden kalbime dokunan rey, yan duran gönlümü mevlevi bir semaha ulaştırıyor. Ömrümün kabulü ve aşka itirafım dediğim mana-i siyer. Sen benim tasavvuf yanım… Kerbela-i tufan olsam da cihan-ı tahta, bilirim ki kalbim zebundur bu aşka…

Hangi milletten, dilden ve dinden olursanız olun, sevmenin milleti, dili, dini birdir. Yüreğin ana temasından uzaklaşmayın, aksi halde aynı aşktan olsanız bile farklı mezhep çatışmalarına başlarsınız ve o çatışmalarda ölen aşk olur…

Aşkı öldürmeyin!

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

YAZILARIM

Boğuluyorum…

Ruhumun kapıları hüzne aralanıyor her kalem tutuşumda. Evin duvarları özlemler yalanıyor ve çift dikiş attığım yaralarım kabuk bağlamadan yeniden kanıyor. Gözlerim yine tavanda, düşünceler beynimde zikzak çizerken, yorgun omuzlarımdaki yılların yükünü nereye döksem bir daha ümit yeşermiyor…

İçime kustuğum sevgili…
Kefenin boyu yokluğunu giyinmekle aynı mıdır acaba?

Doğu Ekspresi’nin geciken seferi gibi yol oluyorum şimdi siyahlar kuşanmış gecenin sağırlığına…

Zamanın hezeyan eteğinden evriliyor içselleşen duygular. Sükutun dilimde dua olduğu ve sessizliğin çığlığa vurumunu yaşıyorum uzayıp giden zamanın kayıp yanında. Dünyamızın perdesini çekeli çok oldu gülüm…

Dudağımın kıyısına defnettiğin gülüşümü bir daha canlandıramadım ve diz çöktürdüğün kalbi düştüğü yerden kaldıramadım. Sen bana yokluktan gelip beni yokluğuna koyup gidensin ve sen bana bir ümit gelip, gidişinle kalan ümitsiz bir mirassın.

Düşünüyorum da; mavi gök kubbeyi yıldızlarla süsleyen aşığa meyledip yeniden aşkta tutunsam, beni kurtaracak mı bu acıdan? Yahut Yakub’un göz narına sürünüp, Yusuf-i özlemlerle beklesem beni sana ulaştıracak mı bu yollar?

Düşünceler tufan, ümidim savunmasız gemi ve ben yine ulu orta savunmasız, üryan haykırışlarda boğuluyorum. Beni temize çıkaramayan bir yazgıda…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

YAZILARIM

Tozla kaplı yüzümün o çocukluğunu özledim

Hayatın telaşı içinde koşar adım giderken insanoğlu, arkasında kalan ruhunu kim toplayacak?

Davranış tutarsızlığından kurtarıp kendini, benlik duvarlarını yıkarak, bizlik sarayına nasıl ulaşacak?

Bütün varlığımdan sıyrılarak, sahip olduğumu zannettiğim her şeyden vazgeçip, yokun var olduğu zamana uzanmak istiyorum.

Hani kerpiçli evin tavanından düşen damlanın duvar dibindeki yorganı ıslattığı, ısınmak için bütün ailenin aynı soba etrafına toplandığı, bir göz odaya kocaman bir ailenin sığdığı zamanlara… Hani henüz insanın organik olduğu, kapılara kilit vurulmadığı güven duygusuna, en yakın arkadaşla görüşmek için randevu gerekmeyen, hatta gelen yabancıyı misafir etmek için açılan kapılara, bir araya gelirken telefon yerine insanın göz göze bakışına ve bir kap çorbaya onlarca kaşığın sallanışına uzanmak istiyorum…

Ömür, mevcuttaki aç gözlülükten kendimizi arındırarak, kanaat etme, yetinme ve paylaşmanın gerçek manasına yeniden ulaştıracak mı bizi?

Lunapark gibi yanar döner hallerimizden kendimize yetişemediğimiz zamanın başımızı döndürmesine dur diyebilecek miyiz ve borsa misali iniş çıkışlı iş endeksinden sıyırıp kendimizi, metropol kirliliğinden kurtararak, toprağa ve çamura yalın ayak basıp, çocukluğumuzda dokunarak öğrenmeyi keşfettiğimiz gibi, yeniden birbirimize çıkarsız dokunarak insan olmayı mümkün kılabilir miyiz?

Bir nefes alsam iyi olacak, lütfen sessizlik! Tozla kaplı yüzümün o çocukluğunu özledim…

Dönüp bakıyorum da, günüm dünden kopya çekiyor.
Telaşlarımızı çoğaltmak, kendimizi yalnızlaştırmak ve biz olmaktan çıkmak için harcadığımız enerji karşılığında aldığımızı zannettiğimiz üç kuruşun hiç bir ehemmiyetinin olmadığına şahit oluyor aklım/kalbim/ruhum.

Günümüz dünyasında yaşananlara bakınca, insanoğlunun doyumsuzluğu kıyametin habercisi gibi geliyor. Çünkü insanlık hiç bu kadar büyük utanç taşımadı ve hiç bu kadar uzun sürmedi utançların ömrü. Hani yaradan’dan utanmasam, kendimden firar edeceğim…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

EN ÇOK OKUNANLAR