Kalem sahibi ile iletişime geçin

gönül duvarımın aşka örüldüğü gün doğumlarından sesleniyorum
ve içimin yokluğuna kırıldığı gün batımlarına sarılıyorum

ebedime yol bildiğim sevgili…
dünyanın viran duvarlarına düşmesini beklerken gölgelerini
yüzün belirsin han kapılarımda, şen olsun gönül bağım

göğsümün kafesine sokulunca omuz ağrıların
kanadı kırık kuş, yaralı serçe olsam da
seninle aşka gönüllü kanatlanırım

yürek bağında bülbül misali öterken sol yanım
aşka sofra kurup, kayıp zamanın enkazında boğulurum

sarhoşluğum içtiğimden değil, senden
ah yazgısı yetim, çocukluğumdan bilirim seni…

kelam-ı mukaddese döktüğün gül yaprağında kokun
arşın yedi kapısından dökülüyor cemalin

ve ben siluetine dalıp dalıp
düşlerime kulaç atan küreksiz yelkenci

ve ben sofistike hallerin yeganesi

neden böyle uzak iklim misali bakışların
yaralarıma em diye sürüp, yaralarından öpenim…

hüznün gemilerinde su almış güverte gözlerim
yüreğinin limanına sığınırken mesafelerde
kollarımın boşluğuna düşüyorum…
görmesende.

YORUMLA

DEVAMINI OKU
Duygularınızı yorumlayın

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

SIIRLERIM

dem-i buhran

yüzüm tozla kaplı, gözlerim çorak iklim
ellerim kırık bir dal gibi bükülü içime
avuçlarımın boşluğundan dökülüyor yaşam
ve ben göçebeyim yine kendimden

buhranımın başı değince arş eğiliyor
cinas bir yalnızlık doğuruyor sirruslar
yavaş sevgili, kurşun cinnetime işlemez
söz kar etmez ayaklanınca öfkelerim

ölüm aklımda kol geziyor bu aralar
ruhum aşk diye bir narkozun etkisinde
cellat yüzüme gülümsüyor adeta
ve ben sana hesapsız koşan mübtela

göğsümün kafesinde birikiyor kusmalarım
beyaz bir düşün içinde siyah bir ölüm
zırhını kuşanmış, orakla öfke biçiyor ellerin
ve ben buğday başağı çabuk kırılıyor boynum

derin ormanlar içinde karanlık is yatağı
yatağıma taşınan sensizliğin batağı
yolumu kaybetmişim, yar bu neyin atağı
bir ben miyim hayatta tüm aşkların çırağı

içimi döven dalgada yosunum gönül taşına
belki ekmek değilim ama tuzum aşına
olur mu ki hiç böyle, yol olurken ağına
ben ki sana giriftar etme Allah aşkına…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

SIIRLERIM

gözbebeklerimden doğan heyecanlarım
kirpik altı ırmaklarıma düşüyor
sevinçlerim boğulmadan dudaklarımın arkında
yanaklarım tuzlu dalgalara yol
ve nihayetinde insanım
sol yanım inciniyor…

tahammülden arınmış dünyada
tahammülsüz artık yüreğim
savrukluğu toplamaya çalıştıkça
savuluyorum bende…

gönül meydanında anarşist duygular
molotof etkisi yaratırken kalbime
sana kendimi ifade edemem
ama bilirim…
dilediğin kadar koş, bu dünya boş

koşanın da, duranın da varacağı yer aynı
gönülden gönüle coşanın varacağı yerde
sen elemlenme ey kalbim
sevinçten kanatlananın da
hüzünden kanadı kırılanın da
düşeceği yer aynı…

kirpiklerim sırat köprüsü
avuçlarımda sessiz dualarım
yüz hatlarımda hüzün yarıkları
acılar kıblegah misali dururken önümde
dilim pelte bir tümcenin içinde
sükût cümlelerimde beyt oluyor
sen vakur dur yüreğim
gidenin de, gelenin de sunağı aynı…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

SIIRLERIM

ölüme az, sabaha daha çok var…

soyutlanıp benliğimden çekiyorum zan perdelerini
tün vakitlerine kurup durduruyorum saatleri

dönmekten divane olan dünyaya bakıyorum
kendi boşluğuna pervane dönerken insan
altın sarısı ovalardan boş çöllere geçiyorum
gül renginin kül rengine bulaştığı bir vadi
bir düşün salıncağına kuruluyor gözlerim
deliren alemde sabır kundaklayıp yüreğime
başakların boy verdiği dikenlerden geçiyorum

yakartop oynayan meleklerin güneşe dokunuşunu
ve dağları biçen insanın doyumsuzluğunu gördüm

altın sarısı ovaların ardındaki siyah duman
uzayıp giden boş çöllerin arkasında gül kurusu
kum ile fırtına savaşında karınca yuvası ben
öfke kusan hallerden geçip gönül divanına varıyorum
kurumuş dudaklarıma değen su damlasının ölümü gibi
ruhumdan sıyrılmış kemiklerimi boşluğa bırakıyorum

acısını unutmuş, acıyan bir şeyim aslında

selvi ormanların derinliğinde yankılanıyor sessizliğim
şehir kalabalıklarına aldırış etmeden yürüyorum
omuzda duran başın kerametini kendinde sanan insan
gafleti hal içinde ezerken taşlı yolları
ayağına batan gül dikeninden dahi şikâyetçi

hayat kimi için derin bir uyku ve uyanması zor bir rüya
yaşam vadisinden geçerken türlü tatlar alıyorum
üzüm tarlalarından evlere taşınan sarhoşluk
armut bahçelerindeki sarı yapraklarda sonbahar
yağmurun, denizin arkasında, ıslak yolların sonunda
insan biliminin ürettiğini çürüten ölüm gerçeği

ve her birimizin raylarından geçen öykümüzün treni
özlemlerimin ötesinde gerçeklerimi doldurduğum vagon
sıcak gülüşlerin arkasına saklanan soğuk benliğim
ip atlayan kaldırımlar ve top oynayan sokaklarım
balkondan bakkala iple sarkan neşe sepetim
evimin açık kapısı, kalbimin kilitli hücresi
yaşamak gezici bir ölüm aracı gibi uluorta dolaşırken
hıçkırıkları bavulla ve ört hüzünlerin üzerini
ölüme az, sabaha daha çok var…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

EN ÇOK OKUNANLAR