Kalem sahibi ile iletişime geçin

YAZILARIM

Bir siyahın gözünden, bir siyahın sözünden…

Uzun bir yolculuğun hikâyesine tanık konuşuyorum öyle zannettiğiniz gibi sıradan değil…

Herkesin bir hikâyesi ve yeryüzü görmüş tüm toplumların kırılma, yeniden kendini bulma dönemleri vardır. Tenlerinin kavrukluğundan ötürü köleliğin layık görüldüğü dramlar vardır bir de…

Batı Afrika ülkesi olan Benin, yeşil, sarı ve kırmızı renklerin işlendiği bayrak ile kendini ifade etse de, bu ülkenin her köşesinde sömürgenin izlerini görmek mümkün.

Kavruk tenlerine bakıp ön yargılara kapılmayın. Beninde farklı inançların bir arada olduğu topluluklar yaşıyor. Biraz sonra ülke tarihi ve yapısı hakkında biraz daha bilgi aktaracağım ancak Benin insanlarının yüz yıllardır baktıkça derin acılar yaşadığı “Köle Sahili” ile ilgili bir şeyler yazmadan geçmek doğru olmaz. Başkent Porto-Nova‘nın kendine has üslubu ile adını zikretmeyeceğim Beninli bir amcanın dünyaya dair düşüncelerini aktarmak istiyorum…

Amca konuşuyor:
“Biz kendimizi şike yapılmış bir futbol takımı gibi görüyoruz adeta… Futbolla pek aram yok ama gençler konuşurken ya kulak misafiri oluyoruz veya arada spor ile ilgili olan insanların konuştuklarına kulak veriyoruz. Hakemin satın alındığı bir maçı kazanmanız mümkün olmaz. Bu nedenle bizim coğrafyamızda lortların bize biçtikleri kader bu… “Köle Sahili” olarak bilinen bugünkü adıyla Ouidah’da gidip gelmeyenlerin, gitmemeye direnenlerin sonları bulunuyor. Zenginlerin fakirlere uygun gördükleri yaşam kölelikti ve bu tarih boyunca özellikle biz Afrikalılara uygulandı. Oysa köleliği hakkettiğimizi düşünenler gerçekten yanılmışlardı ve bunu çok geç anladılar diyebilmemiz mümkün olsaydı keşke zira hala anlayabilmiş değiller. Bugün resmi olarak kölelik yok ama rejimlerin insanlara yaşattıkları sistematik kölelik çok daha tehlikelidir. Neden mi? Çünkü ne olduğunuzu bilmezseniz, nasıl önlem almanız gerektiğini bilmez ve farkında olmadan yaptığınız kölelikten mutlu olmaya başlıyorsunuz. Günümüzde uygulanan modelle kula kulluk yapmak normal algılanıyor. Bunun çok daha acımasızca olduğunu düşünüyorum. Bazen biz bunu hak edecek ne yaptık diye düşünüyorum ve Allah neden bunu bize uygun gördü diyorum. Tabii ki Allahın adaletinden şüphemiz yok. Bir gün mutlaka tecelli edecektir ama güçlünün güçsüz üzerinde kurduğu baskı ile ilahlaşmasına çok üzülüyorum. Siyah ya da beyaz ırk olmaktan dolayı negatif yahut pozitif ayrımcılığa tabi tutulmak adaletli bir şey değildir. Bugün burada beyazsınız diye yüreğinizde adaleti, gözlerinizdeki samimiyeti ve sözünüzdeki övgüyü görmemek ne kadar yanlışsa, tenimizin kavrukluğu kadar yüreğimizin de kara olduğunu düşünmek o kadar yanlıştır. Bu nedenle insanların kendini vurduğu kibir zincirini kırmadıkça sahip olduğu kudretin hiçbir önemi yoktur. Dedem bize anlatırdı ve derdi ki herkes aynı İlahın kulu olduğunu idrak etmedikçe yeryüzünde kan durmayacaktır. Hep düşünürüm kendi mutlulukları için başkalarının hayallerini çalanlardan daha büyük hırsız olur mu diye? Galiba olmaz öyle değil mi?” dedi.

Evet, belki tümünü olduğu gibi aktaramadım lakin geçmişin ve günümüzün yargılarını, ayrımcılıklarını gözler önüne sermeye yetti de, arttı da bu konuşma… Bu arada bize bir de kendi gözleri ile bakabilmemizi sağladı siyah bakan beyaz yürekli amca…

Peki, bu kadar konuşturan şey neydi? Neden bu kadar sitemliydi ve niçin güçlünün, güçsüzü durmadan dişlediğini düşünüyordu?

Benin tarihine baktığımızda sömürgecilerin hakim olduğu bir ülke olarak görüyoruz ve sömürünün olduğu yerde de mutluluğun hayali bile güçtür..


İşte Benin’in sadece bilinen tarihi…
Benin’in tarihi aslında komşularıyla birlikte ele alınırsa daha derli toplu tarih bilgisine ulaşılır.
Zira Benin halklarının, kabilelerinin tarihine dair net olarak bir bilgi günümüze ulaşmamıştır. Özellikle 15. yüzyılın sonlarından itibaren Portekizli denizcilerin Benin kıyılarına gelmesiyle birlikte tarih yazımı başlamıştır. Bunun öncesinde de Müslümanların ticaret yolları ile Afrika’nın batı kıyılarına ulaşması sonucu Müslüman olan ve bugün de Müslümanlığa bağlılıklarını ifade eden kabileler mevcuttur.

Burada bir not olarak belirtmek gerekirse, Benin monarşisi kutsal kabul edilmiştir. Bu kutsallık yaratıcı tanrı Osanobua’dan ve oğlu Olokun’dan gelir. Olokun insan türlerini zenginlik ve güzellikle çoğaltandır. Monarşinin sembolleri hem karada hem denizde yaşayan hayvanlardan timsah ve pitondur. İnanışa göre, Olokun tarafından, bu hayvanlar, yanlış yapanları cezalandırmak için gönderilmişlerdir. Yani, bir anlamda kanunu uygulama vazifesi görürler. Bu tür semboller, monarşinin siyasî meşruiyetini artırmak için kullanılmıştır.

Genel olarak Benin tarihini anlatmadan önce dikkat etmemiz gereken husus ülkenin kuzeyinin Müslüman oluşunun 10 ve 11. yüzyıllardaki Müslüman ticaret ağının ancak kuzeye ulaşabilmesi ile ve güneyinin de Hıristiyan oluşunun Portekizli, Fransız ve Hollandalı denizcilerin ülkenin güneyine girmesi ve beraberlerinde misyonerleri de getirmeleri ile alakalı olduğudur.

Genel olarak tarihini inceleyecek olursak daha önce de belitildiği gibi özellikle Benin’in kuzey bölgesinde yaşayan kabilelerin tarihi günümüzde bile derlenmiş değildir. Kıyıya yakın bölgelerdeki Fon kabilesinin ve diğer kabilelerin tarihi ise ancak Avrupalıların bu kıyılara ulaştıkları 15. yüzyılın sonlarından itibaren bilinmektedir. Coğrafi keşiflerle birlikte Benin’e gelen Portekizli denizciler buraya geldiklerinde ilk olarak Fonlar tarafından kurulmuş Allada, Adjatche ve Dahomey adlarında 3 krallık bulunuyordu. Bunlardan en ünlüsü ve en önemlisi, 20. yüzyılda da Benin’e adını veren Dahomey Krallığı’dır.

Dahomey Krallığı uzun yıllar Fransız ve İngiliz sömürge güçleriyle mücadele etmiştir. 1704’te Fransızlar ileride köle ticareti yapmak için kendilerine gerekli olacak Ouidah Limanı’nı yapmak için Dahomey Krallığı’yla anlaşma yapmışlardır. Aslında belirtmek gerekir ki Dahomey ile Fransızlar arasındaki ilişkiler neredeyse tamamen köle ticaretine dayanmıştır. 1851’de Kral Gezo ve Fransızlar arasında yapılan anlaşmayla bölgede bir takım ticari imtiyaz elde eden Fransızlar, daha sonra Kral Glele döneminde yaptıkları Cotonou Anlaşması(1868) ile Benin Kıyıları’nda geniş haklar elde etmişler ve buradaki nüfuzlarını giderek artırmışlardır.

Bu da İngiltere’nin protestosuna yol açmıştır. Bunun üzerine 1882’de yapılan ve büyük güçlerin dünyayı paylaştığı Berlin Kongresi’nin ardından yerel yöneticilerle yaptıkları bazı anlaşmalarla bölgeyi fiilen işgal etmişlerdir. Porto Novo ve Cotonou üzerinde Fransızlar himaye idaresi kurmuşlardır. Kral Glele’den sonra O’nun yerine gelen Kral Behanzin bu sömürgeci tavra karşı silahlı mücadele vermeye çalıştıysa da 1893’de krallığın merkezi Abomey’e giren Fransız birlikleri Kral Behanzin’in iktidarına son vererek ülkeyi sömürgelerine katmışlardır. Kral Behanzin ise önce Martinik Adası’na, sonra da Cezayir’e sürgüne gönderilmiş ve 1906 yılında burada hayatını kaybetmiştir.

1904 yılında Fransız Batı Afrikası’na katılan Dahomey sömürge yönetimi altında idari bakımdan 3 bölgeye ayrıldı. Fransa’nın Benin’deki temsilcisi Porto Novo’da oturan ve geniş yetkilerle donatılmış bulunan Genel Vali idi. Benin’e atanan ilk Genel Vali Victor Ballot idi.

Ülke yönetiminde en yüksek organ Genel Valinin başkanlığı altındaki idare meclisiydi. İdare Meclisi 1946 yılına kadar en yüksek organ olarak varlığını sürdürmüştür. Ülkenin diğer önemli şehirleri Porto Novo, Ouidah ve Cotonou’da da belediye teşkilatları kuruldu. Savaştan sonra yönetimde daha geniş yetkilere sahip ve üyeleri seçimle gelen bir genel konsey kuruldu. Bu konsey Fransız Batı Afrikasının başkenti Dakar’daki meclise beş, Paris’teki Fransız Birliği
Meclisi’ne ise iki temsilci gönderiyordu.

Katolik misyonerlerin en yoğun olduğu yer olarak bilinen Fransız Batı Afrikası, ilk ve ortaöğretimi kullanarak bürokrasiye yerli memur yetiştirmiştir. Dahomey’de Fransız etkisi altında yetişen gençler, ileride bürokratik burjuvanın çekirdeğini oluşturarak bütün siyasi hareketlere önderlik etmişler ve Dahomey toplumunun görüşlerinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamışlardır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında ortaya çıkan siyasi karışıklıklar ve ayaklanmalar, 1921’de çıkmaya başlayan Guide du Dahomey adlı gazetenin etkisiyle milliyetçi bir hale bürünerek Dahomey’in sosyal siyasal tarihinde önemli bir yere sahip oldu.

2. Dünya Savaşı yıllarında Fransız Batı Afrikası’yla beraber ittifak devletlerine bağlı kalan ülkede savaştan sonra ilk defa kurucu meclis seçimleri yapıldı. (Ekim 1945) 1956 yılında Dahomey içişlerinde özerklik elde etti ve 1958’de Fransız Topluluğu’nun üyesi haline geldi. Bu sırada Mali ile bir federasyon içinde birlikte olma planı Dahomey yöneticileri tarafından reddedildi. Ülke 1960 yılında bağımsızlığına kavuştu.
Geçen bu tarihi dönemler içinde Benin halkları oldukça büyük acılar yaşamış ve bugün baktığımızda da ülke şehirlerinde Fransız sömürgesinin izlerini oldukça fazla görülüyor. Örneğin ülkenin resmi dili hala Fransızca ve mimari yapıların büyük bir bölümü Fransız mimarisinin izlerini taşıyor. Benin her ne kadar yer altı zenginlikleri bakımından önemli topraklara sahip olsa da kendi yer altı kaynakların üretime ve işleme kaynaklarına sahip olmadığı için fakir bir ülke konumundadır.

İklim olarak, kıyı bölgesinde Ekvatoral iklim egemendir. Güneyde biri Mart ayından Haziran’a, öteki Eylül’den Kasım’a kadar süren iki yağmur mevsimi yaşanır. Bunlar arasında da iki kurak mevsim görülür. Kuzeyde yağmur mevsimi mayıstan Eylüle değin devam eder, öteki aylar kurak geçer.

Ülke ekonomisine baktığımızda bu ülkede halkın çoğunluğu tarımla uğraştığını görüyoruz. Kahve, hurma, yer fıstığı, tütün, fasulye, biber, patates yetiştirilir. Bol miktarda dış ülkelere satar. Yağ hurması ürünlerinden büyük miktarda gelir sağlar. Ormanlık bölgelerde bol miktarda Hindistan cevizi bulunur. Son zamanlarda kıyılardan uzak kesimlerde petrol bulunmuştur. Fakat henüz işletilmemektedir. Bazı küçük hayvanları besleyip, dış ülkelere satarlar. Kıyı bölgelerde balıkçılık yapılır.

Sanayisi kurulmamıştır. Sanayi mamullerini dışarıdan ithal eder. Kireç taşı yatakları işletilmektedir. Dış yardımlara büyük ihtiyaç duymakta ve bütçesinin denkliğini böylelikle sağlamaktadır. Benin Cumhuriyeti birçok konuda hala kendisini sömüren Fransa’dan yardım almaktadır.

Ülke insanlarında farklı dini inanışlar vardır. Kaynaklarda ufak tefek farklılıklar gözlense de genel ortalama olarak kabul edilen inanışlar şöyle: Animizm: 47,7%, Katolikler: 20,7%, İslam: 20%, Protestanlık: 8,6% şeklinde öne çıkmaktadır.

YORUMLA

DEVAMINI OKU
Duygularınızı yorumlayın

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAZILARIM

Boğuluyorum…

Ruhumun kapıları hüzne aralanıyor her kalem tutuşumda. Evin duvarları özlemler yalanıyor ve çift dikiş attığım yaralarım kabuk bağlamadan yeniden kanıyor. Gözlerim yine tavanda, düşünceler beynimde zikzak çizerken, yorgun omuzlarımdaki yılların yükünü nereye döksem bir daha ümit yeşermiyor…

İçime kustuğum sevgili…
Kefenin boyu yokluğunu giyinmekle aynı mıdır acaba?

Doğu Ekspresi’nin geciken seferi gibi yol oluyorum şimdi siyahlar kuşanmış gecenin sağırlığına…

Zamanın hezeyan eteğinden evriliyor içselleşen duygular. Sükutun dilimde dua olduğu ve sessizliğin çığlığa vurumunu yaşıyorum uzayıp giden zamanın kayıp yanında. Dünyamızın perdesini çekeli çok oldu gülüm…

Dudağımın kıyısına defnettiğin gülüşümü bir daha canlandıramadım ve diz çöktürdüğün kalbi düştüğü yerden kaldıramadım. Sen bana yokluktan gelip beni yokluğuna koyup gidensin ve sen bana bir ümit gelip, gidişinle kalan ümitsiz bir mirassın.

Düşünüyorum da; mavi gök kubbeyi yıldızlarla süsleyen aşığa meyledip yeniden aşkta tutunsam, beni kurtaracak mı bu acıdan? Yahut Yakub’un göz narına sürünüp, Yusuf-i özlemlerle beklesem beni sana ulaştıracak mı bu yollar?

Düşünceler tufan, ümidim savunmasız gemi ve ben yine ulu orta savunmasız, üryan haykırışlarda boğuluyorum. Beni temize çıkaramayan bir yazgıda…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

YAZILARIM

Tozla kaplı yüzümün o çocukluğunu özledim

Hayatın telaşı içinde koşar adım giderken insanoğlu, arkasında kalan ruhunu kim toplayacak?

Davranış tutarsızlığından kurtarıp kendini, benlik duvarlarını yıkarak, bizlik sarayına nasıl ulaşacak?

Bütün varlığımdan sıyrılarak, sahip olduğumu zannettiğim her şeyden vazgeçip, yokun var olduğu zamana uzanmak istiyorum.

Hani kerpiçli evin tavanından düşen damlanın duvar dibindeki yorganı ıslattığı, ısınmak için bütün ailenin aynı soba etrafına toplandığı, bir göz odaya kocaman bir ailenin sığdığı zamanlara… Hani henüz insanın organik olduğu, kapılara kilit vurulmadığı güven duygusuna, en yakın arkadaşla görüşmek için randevu gerekmeyen, hatta gelen yabancıyı misafir etmek için açılan kapılara, bir araya gelirken telefon yerine insanın göz göze bakışına ve bir kap çorbaya onlarca kaşığın sallanışına uzanmak istiyorum…

Ömür, mevcuttaki aç gözlülükten kendimizi arındırarak, kanaat etme, yetinme ve paylaşmanın gerçek manasına yeniden ulaştıracak mı bizi?

Lunapark gibi yanar döner hallerimizden kendimize yetişemediğimiz zamanın başımızı döndürmesine dur diyebilecek miyiz ve borsa misali iniş çıkışlı iş endeksinden sıyırıp kendimizi, metropol kirliliğinden kurtararak, toprağa ve çamura yalın ayak basıp, çocukluğumuzda dokunarak öğrenmeyi keşfettiğimiz gibi, yeniden birbirimize çıkarsız dokunarak insan olmayı mümkün kılabilir miyiz?

Bir nefes alsam iyi olacak, lütfen sessizlik! Tozla kaplı yüzümün o çocukluğunu özledim…

Dönüp bakıyorum da, günüm dünden kopya çekiyor.
Telaşlarımızı çoğaltmak, kendimizi yalnızlaştırmak ve biz olmaktan çıkmak için harcadığımız enerji karşılığında aldığımızı zannettiğimiz üç kuruşun hiç bir ehemmiyetinin olmadığına şahit oluyor aklım/kalbim/ruhum.

Günümüz dünyasında yaşananlara bakınca, insanoğlunun doyumsuzluğu kıyametin habercisi gibi geliyor. Çünkü insanlık hiç bu kadar büyük utanç taşımadı ve hiç bu kadar uzun sürmedi utançların ömrü. Hani yaradan’dan utanmasam, kendimden firar edeceğim…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

YAZILARIM

Kabul edersen…

Ey 4 bin 380 günün her birinde, aldığım her nefeste ve yaşadığım tüm bu zamana sığdıramadığım aziz sevgili;

Şimdi hangi günde seni kutlamalı, kayıp giden hangi zamanın dehlizinde sana olan aşkı anlatmalı ve hangi ifadeyle sana yürümeli bu adam?

Kısaca sorsalar; soluğuna karışıp, ölümle kucaklaşmanın adı da aşk olurdu ama neyse…

İtiraf etmeliyim ki, yüreğimde bir demir yorgunluğu, sakallarıma düşen şiirlerle gam-ı yokluğunun yüzüme kazdığı çukurları görsen ve kirpiklerime asılı hüznü indirsem omuzlarına kırılırsın. Bu yüzden sevgililer günü diye bahşedilmiş meçhul cinayetleri bir şiir yorgunluğuyla yaşıyorum…

“Yüreğinin yorgunluğuyla ağırlaşmış başını omzuma koyduğunu varsay. Bense başımı senin başının üstüne yaslıyorum. Anlına dudaklarımı kondurup gönlünden geçenleri öpüyorum…” demişsin.

Nasıl bir şey olduğunu bilmediğim için değişik hissettirdi. Ancak aziz sevgili; gönlümden geçenlerle kirletme dudaklarını, öpeceksen gönlümden geçemeyen özlemin narına kurulmuş 4 bin 380 güne, 105 bin 120 saate ve 6 milyon 307 bin 200 saniyeye denk gelecek şekilde; Aşk-ı orucuma ezan niyetine kalbimden öp ki, Azrail alnımdan öpmekten vazgeçsin…

Bu sebeple bana kızdığın günden beri; Ben öyle yüzler gördüm ki, öyle tenlerde yandım ki hiç biri sen değildin… Hani derim ya sevgili; Sorma kim olduğumu, zemherinin çiğle yaşadığı birleşmelerden doğuyorum…

Aklına uyup gittiğinden beri kalbimi peşkeş çekiyorum gündelik sevdalara… Dokunduğum tenlerin tenimde bıraktığı izleri değil, kalbimde açtıkları yaraları bir bilsen, utanırdın gidişinden…

Biliyorum ne yaşarsam yaşayayım, avuçlarıma ellerini almadığım sürece yaşanmışlığın her haline kırgınım…

Milyon kere sana mecburken ve seni bu denli severken aklın nasıl götürebildi kalbini, hayret ettim. Yine de sustum ve sessiz bir duada açtım ellerimi. Olur da gelirsen yüzün fazla ağırmasın… Bil ki ben yüreğine attığım o ilk adımdayım hala…

Bu yüzden kabul edersen; Duada kırılan dilin kelamı, rükuda duran yüzün utangaçlığı, secdeyi öpen alnın çıplaklığında ve seni kalbin iman haliyle sessizce öpüyorum…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

EN ÇOK OKUNANLAR