Kalem sahibi ile iletişime geçin

YAZILARIM

Ben yıllardır seni bildiğim ve beklettiğin istasyondayım

Yokluğuna ısmarladığım hüzne el verip geceyi kalbinden tutuyorum…
Geçmişe berdel ettiğimiz sevinçlerimizi sefer tasıma koyarak derin muhasebeye alıyorum anlık hüzünlerimi. Sen uyu sevgili, gülüşlerine armağan ettiğim sevdamın kahrından içip, ecrin dibini bulacağım bu gece…

Beynimin duvarlarını döven düşüncelerin patikalarında gezinerek, yüreğinin kıyısına varacağım elbet. Ana gibi yardan, baba gibi diyardan sığındığım… Bana ezberlettiğin tüm acıların gül dalından katranlar yudumlayıp, eylüllü ekime feda ediyorum bu gece…

Sokaklarımda sonbaharın yorgun ayak sesleri, yüreğimi yüreğinde ısıttığım, hani neredesin? Fezanın çırpınışına, sokakların yağmurla örtünmesine kulak verdiğim, asi rüzgârlara armağan ederken geleceğe dair beklentilerimi, gel artık… Gel ki buhranlarında yıkandığım bu ezadan kurtar beni…

Uyan sevgili, uyan ve tut kalbimden, tut ki sana uzanan yüreğim düşmesin mabut ezaya ve yeniden yaşamasın yürek niranı… Canı canan, yürek sızım ama her şey rağmen yine de umudum, kabul olmamış duam, ferim ve gül bahçemdeki son/gül… Eylül eylemlerini uğurlarken, karşılıksız çek misali olduğunu bile bile yine de seni yazıyorum ve yine de imzalıyorum gönül defterimi…

Gel ya da gelme…
Ben yıllardır seni bildiğim ve beklettiğin istasyondayım…

YORUMLA

DEVAMINI OKU
Duygularınızı yorumlayın

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

YAZILARIM

Boğuluyorum…

Ruhumun kapıları hüzne aralanıyor her kalem tutuşumda. Evin duvarları özlemler yalanıyor ve çift dikiş attığım yaralarım kabuk bağlamadan yeniden kanıyor. Gözlerim yine tavanda, düşünceler beynimde zikzak çizerken, yorgun omuzlarımdaki yılların yükünü nereye döksem bir daha ümit yeşermiyor…

İçime kustuğum sevgili…
Kefenin boyu yokluğunu giyinmekle aynı mıdır acaba?

Doğu Ekspresi’nin geciken seferi gibi yol oluyorum şimdi siyahlar kuşanmış gecenin sağırlığına…

Zamanın hezeyan eteğinden evriliyor içselleşen duygular. Sükutun dilimde dua olduğu ve sessizliğin çığlığa vurumunu yaşıyorum uzayıp giden zamanın kayıp yanında. Dünyamızın perdesini çekeli çok oldu gülüm…

Dudağımın kıyısına defnettiğin gülüşümü bir daha canlandıramadım ve diz çöktürdüğün kalbi düştüğü yerden kaldıramadım. Sen bana yokluktan gelip beni yokluğuna koyup gidensin ve sen bana bir ümit gelip, gidişinle kalan ümitsiz bir mirassın.

Düşünüyorum da; mavi gök kubbeyi yıldızlarla süsleyen aşığa meyledip yeniden aşkta tutunsam, beni kurtaracak mı bu acıdan? Yahut Yakub’un göz narına sürünüp, Yusuf-i özlemlerle beklesem beni sana ulaştıracak mı bu yollar?

Düşünceler tufan, ümidim savunmasız gemi ve ben yine ulu orta savunmasız, üryan haykırışlarda boğuluyorum. Beni temize çıkaramayan bir yazgıda…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

YAZILARIM

Tozla kaplı yüzümün o çocukluğunu özledim

Hayatın telaşı içinde koşar adım giderken insanoğlu, arkasında kalan ruhunu kim toplayacak?

Davranış tutarsızlığından kurtarıp kendini, benlik duvarlarını yıkarak, bizlik sarayına nasıl ulaşacak?

Bütün varlığımdan sıyrılarak, sahip olduğumu zannettiğim her şeyden vazgeçip, yokun var olduğu zamana uzanmak istiyorum.

Hani kerpiçli evin tavanından düşen damlanın duvar dibindeki yorganı ıslattığı, ısınmak için bütün ailenin aynı soba etrafına toplandığı, bir göz odaya kocaman bir ailenin sığdığı zamanlara… Hani henüz insanın organik olduğu, kapılara kilit vurulmadığı güven duygusuna, en yakın arkadaşla görüşmek için randevu gerekmeyen, hatta gelen yabancıyı misafir etmek için açılan kapılara, bir araya gelirken telefon yerine insanın göz göze bakışına ve bir kap çorbaya onlarca kaşığın sallanışına uzanmak istiyorum…

Ömür, mevcuttaki aç gözlülükten kendimizi arındırarak, kanaat etme, yetinme ve paylaşmanın gerçek manasına yeniden ulaştıracak mı bizi?

Lunapark gibi yanar döner hallerimizden kendimize yetişemediğimiz zamanın başımızı döndürmesine dur diyebilecek miyiz ve borsa misali iniş çıkışlı iş endeksinden sıyırıp kendimizi, metropol kirliliğinden kurtararak, toprağa ve çamura yalın ayak basıp, çocukluğumuzda dokunarak öğrenmeyi keşfettiğimiz gibi, yeniden birbirimize çıkarsız dokunarak insan olmayı mümkün kılabilir miyiz?

Bir nefes alsam iyi olacak, lütfen sessizlik! Tozla kaplı yüzümün o çocukluğunu özledim…

Dönüp bakıyorum da, günüm dünden kopya çekiyor.
Telaşlarımızı çoğaltmak, kendimizi yalnızlaştırmak ve biz olmaktan çıkmak için harcadığımız enerji karşılığında aldığımızı zannettiğimiz üç kuruşun hiç bir ehemmiyetinin olmadığına şahit oluyor aklım/kalbim/ruhum.

Günümüz dünyasında yaşananlara bakınca, insanoğlunun doyumsuzluğu kıyametin habercisi gibi geliyor. Çünkü insanlık hiç bu kadar büyük utanç taşımadı ve hiç bu kadar uzun sürmedi utançların ömrü. Hani yaradan’dan utanmasam, kendimden firar edeceğim…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

YAZILARIM

Kabul edersen…

Ey 4 bin 380 günün her birinde, aldığım her nefeste ve yaşadığım tüm bu zamana sığdıramadığım aziz sevgili;

Şimdi hangi günde seni kutlamalı, kayıp giden hangi zamanın dehlizinde sana olan aşkı anlatmalı ve hangi ifadeyle sana yürümeli bu adam?

Kısaca sorsalar; soluğuna karışıp, ölümle kucaklaşmanın adı da aşk olurdu ama neyse…

İtiraf etmeliyim ki, yüreğimde bir demir yorgunluğu, sakallarıma düşen şiirlerle gam-ı yokluğunun yüzüme kazdığı çukurları görsen ve kirpiklerime asılı hüznü indirsem omuzlarına kırılırsın. Bu yüzden sevgililer günü diye bahşedilmiş meçhul cinayetleri bir şiir yorgunluğuyla yaşıyorum…

“Yüreğinin yorgunluğuyla ağırlaşmış başını omzuma koyduğunu varsay. Bense başımı senin başının üstüne yaslıyorum. Anlına dudaklarımı kondurup gönlünden geçenleri öpüyorum…” demişsin.

Nasıl bir şey olduğunu bilmediğim için değişik hissettirdi. Ancak aziz sevgili; gönlümden geçenlerle kirletme dudaklarını, öpeceksen gönlümden geçemeyen özlemin narına kurulmuş 4 bin 380 güne, 105 bin 120 saate ve 6 milyon 307 bin 200 saniyeye denk gelecek şekilde; Aşk-ı orucuma ezan niyetine kalbimden öp ki, Azrail alnımdan öpmekten vazgeçsin…

Bu sebeple bana kızdığın günden beri; Ben öyle yüzler gördüm ki, öyle tenlerde yandım ki hiç biri sen değildin… Hani derim ya sevgili; Sorma kim olduğumu, zemherinin çiğle yaşadığı birleşmelerden doğuyorum…

Aklına uyup gittiğinden beri kalbimi peşkeş çekiyorum gündelik sevdalara… Dokunduğum tenlerin tenimde bıraktığı izleri değil, kalbimde açtıkları yaraları bir bilsen, utanırdın gidişinden…

Biliyorum ne yaşarsam yaşayayım, avuçlarıma ellerini almadığım sürece yaşanmışlığın her haline kırgınım…

Milyon kere sana mecburken ve seni bu denli severken aklın nasıl götürebildi kalbini, hayret ettim. Yine de sustum ve sessiz bir duada açtım ellerimi. Olur da gelirsen yüzün fazla ağırmasın… Bil ki ben yüreğine attığım o ilk adımdayım hala…

Bu yüzden kabul edersen; Duada kırılan dilin kelamı, rükuda duran yüzün utangaçlığı, secdeyi öpen alnın çıplaklığında ve seni kalbin iman haliyle sessizce öpüyorum…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

EN ÇOK OKUNANLAR