Kalem sahibi ile iletişime geçin

SIIRLERIM

aşkın sadık bekçisi

terazisi eğri, bilançosu zarar
ve omuzlarımdan dökülüyor iken zaman
rabbine küs serçeyle geldin gönül yurduma
öncesi gaflet…
öncesi zillet olan bir geçmişten doğurdun beni
dudaklarım seni aminliyor, gelişine secde ediyordu kalbim
ilahi bir güç kuşatıyordu benliğimi
hala diri…
tövbe kapısında görmeliydin o an beni
orada nasıl eğildiğimi, görmeliydin…

sonra…
“Selam olsun hayatıma gelene” dedin
göğsüme çarpan his, dudaklarımı kurutuyordu
çöl rüzgarları esiyordu nefeslerimde
dilim ilk orada tutuldu benim…
ve dizlerimi titreten bir aşk doğuruyordu sözlerin
seni aminleyip dualarımda
bana gelişini tarifi olmayan hislerle kutluyordum
kurduğun hayallere yol olurken düşünceler
sabır harcıyla gönlümün duvarlarını sıvıyordun
çok güzel olacak diyordun…
öyle de oluyor…

sonrası bildiğin gibi…
önce adını unuttum aşk diye haykırmaktan
sonra kendimi unuttum sana aşık olmaktan…

gelişinle…
gayya kuyusundan kurtardım gülüşlerimi
Yusuf-i zindanlarda kırdım zincirlerimi
tağutun meydanında önce illallah,
sonra la galibe aşk diyerek… seni sevdim…
secdelerin bıraktığı alın izleri taşıyorum şimdi
eğriden doğruya yol olan su misali
hangi kaynaktan dökülürsem döküleyim
önce Allah’a, sonra sana yol oluyor yüreğim…

ömrüme gelen en güzel aşk
hakkı bulmaya en doğru vesile
olmasaydın aşk olmazdı dediğim
ve en sevdiğim duam…
cemrenin toprağa düşmesi baharı,
senin yüreğime düşmen aşkı doğurur…

ben ki… Semihhan…
karlı bir şubat’a doğan
kavgası büyük, yarası ağır
ve hayat sınavından kopya çekmeyen adam…

şimdi…
sana baktıkça mutluluğu kopya çekiyorum bakışlarından
fazla tabağın sahibi, köstekli saatin emanetçisi
ben işte…
doğurduğun aşkın sadık bekçisi…

YORUMLA

DEVAMINI OKU
Duygularınızı yorumlayın

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

SIIRLERIM

Mızrak

Aşk kalbin hücre hapsidir
Gönül mazgaldan cereyan yapar
Damlayan su damlaları duvarı yontar
Özlemler şiir yoluna duygu taşır o ara
Sessiz hecelerde yükselir çığlıklar
Yutkundukça acıyan yanlarını kimse bilmez

Kan sızdıran yaralara em değil aşk
Kalbin her atışı bundan kabahat

Öğrendim…
her gönüle yansımaz bu ayna

Utangaç yüzümde üryan duruyor gece
Kirpiklerime asılı düş seferleri
Saçlarında gün batımı kokusu
Bakışların anadolu ve içinde metro hattı
İçim dalgalı, anılar vuruyor kıyıma
Sessizliğimi bozan bu sesler
Kalbim nasır bağladığında duracaklar

Şimdi gücüm yok…
Sana bakıyor yüreğimin kalabalığı

Bedenim her iki bacağından felç geçirdi
Gülüşlerim eğri çizgilerle kapalı
Yokluğun varlığıma ağu taşıyor
Solum nice trajediler yaşayan virane
Tatlı sudan tuzluya düşmüş balık gibi
Çırpındıkça daha çok acıyor içim

Bu yorgun şehri sana bırakıyorum
Kanlı günlerim ve iltihaplarım var
Devrim kovalarını yaktın bu gece
Domino etkisi yaratır yarın sabah
Eski taş duvarda asılı kitap
Seni öperek atlıyorum boşluğa

Yokluğuna yorgan kaldırmaz omuzlarım
Olsun….
Dişlerimde ezerken sigara izmaritini
Parmak uçlarıma raptiyeleyip adını
Aşkın ortak ağında kabuslar göreceğim
Kolay olmayacak biliyorum…
Unutuldukları bir gün olur diye beklemem
Öldüren aşka kefen giydirecek değilim

Otuz dokuz yıl sonra en sıcak yerdeyim
Kanlı bir arenada, paslı mızrak ucunda
Yıkılmışlığımın fotoğrafını çek
Hakkını teslim etmek gerek…
Yenilmişliğimi görüyorum bu aşkta
Merhamet dilemem, sevmekte pişmanlık olmaz
Biraz gayret…
Saplarsan mızrakı kurtulacaksın bu yaradan…

Stockholm / 23 Mart 2019

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

SIIRLERIM

yokluğuna…

ağır uykulardan geçiyor şehrin sessizliği
sağırlığında sallanan sokak lambası
gözlerime biriken yağmur taneleri
yağsa sel alacak gönül yatağımı

gündüzden kalma fırtınalar içimde
dalgası yüreğime vuran sesin
öfkelerin lav taşıdığı bir halde
yakıp, yıksan rahat eder belki de için

ruhumun kabristanından geçiyorum
üzerime kürekle toprak atan sen misin?
ne ara, yoksa öldürdün mü beni?
bu ağır sessizlik neyin nesi…

acılar tuğladan duvar örüyor
çatısı olmayan ev misali
içim su alıyor kendimden kaçtıkça
rüzgarın yüzüme çarptığı kar taneleri
ve yine ıslanıyor
yokluğundan kaçmaya çalışırken benliğim

yabancısı olduğum bu şehir
kaldırım taşlarındaki anlayışsızlık
kendimi içine sığdıramadığım dünya
sen yokken…
neden her şey bu kadar küçük
ya da fazla büyük…

yol boyu yükselirken gölgeler
adımlarım dünyaya olan öfkemi eziyor
anlasam dillerinden konuşurdum
insanların anlayamadığını anlatarak ağaçlara

ayak bileklerimde buz kesiği
ve parmak uçlarımda raptiyeli bir ağrı
sonradan fark ettim
ayakkabı yerine terlik giydiğimi

merak etme iyiyim…
henüz ölmediğimi üşüyünce anladım.

Stockholm 10 Mart 2019 / yokluğundan kaçarken…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

SIIRLERIM

nar ateşi…

ya git harabeye döndür yurdumu
ya kal cennet eyle gönül bağımı…

gönül tahtımda dururken alın yazgımla
örttüğüm mezarlıklara kazmayı vurma
öfkelerini çekiç edip,
sözleri çivi misali çakma
kalbim acıyor…
beni yokluğunla itham ettiğinde…

biz ki ezel zamandan, ebede yürüyen
sonsuzluğu yurt bilen bir aşkın
en zirvesine böyle çıkmışken
uçuruma düşmek yakışmaz bize…

öfkelerin galip geldiği yerde
mağluptur insanoğlu…
ki aşk öfkenin rüzgarında yaşamaz

yokluğunu azı dişimin ağrısıyla çekerken
varlığına can atan yanımdan sitem etme
sensizliği gam eyleyip sızlarken
sana arzularımı yük bilme yüreğine

ben ki seni aşkın divanında yar bilen
yüreğimin gelini eylediğim sevgili
sana bu kadar çırpınırken kalbim
senden geçiyor olduğumu söyleme…

hüznün yoldaştır gönül yoluma
gamın sırdaştır suskun halıma
yüreğinin mültecisidir bu aşk
be’mecal kalsam bile gönül yurdunda
yakma nar ateşini kollarımda…

YORUMLA

Devamını okumak için tıkla

EN ÇOK OKUNANLAR